Tüm kadim yazıtlarımızda gelecekte bir gün dünyada Altın çağın yaşanacağıyla ilgili bilgiler var. Hatta Nostradamus bile bu çağ hakkında bilgi vermiştir. Daha doğrusu verememiştir. Çünkü genelde beklenmeyen olayları veya felaketleri haber veren Nostradamus altınçağ döneminde haber verecek hiçbir olay görememiştir. Yani ne bir savaş ne bir deprem ne fırtına insanlara için yıkıcı olmamıştır. Aynı dönem İslam’ın sözlü kaynaklarında da geniş yer bulur. Hiçbir olumsuzluğun olmayacağı, sınırsız kaynakların olacağı söylenmiştir. Bu barış dönemini Tevrat; kurtla kuzunun yan yana duracağı dönem olarak vurgulamıştır. Tibet kaynaklarına göre ise sihirli güçlere sahip insanların dönemi olacaktır. Tüm bu anlatımlar altın çağın bir yönüne vurgu yapmaktadır. Bizim altınçağı anlayabilmemizin yolu Thea Alexander’ın M.S. 2150 kitabındaki makro felsefe mantığını anlamamızdan geçer.  Ben bu yazımda sizin için bir özet çıkardım.

Öncelikle şu andaki yaşam felsefemizi mikro felsefe ve toplumumuzu da mikro toplum olarak adlandırmaktadır. Dünya nüfusunun felaket ile büyük bir bölümünü kaybederek 300 milyona düştüğünü söylemektedir. Burada da felaket senaryosunun işbaşında olduğunu görmekteyiz. O felaketin 2000’li yılların başında gerçekleştiği ve onun etkisiyle toplum büyük değişiklikler geçirerek makro felsefeyi geliştirdiği anlatmaktadır. Günümüzden bahsetmektedir. Yani kıyameti bu aralar yaşamamız gerektiğini söyleyen bir kaynağımız daha var demektir.

Altın çağı anlatan kitabın kahramanı gelecekte bir dinin geçerli olmayacağını hemen tüm dinlerin özünü barındıran bir yaşam biçimi olduğunu söylemektedir. Günümüzdeki insanları kısıtlayan ve ne yapmasını emreden bir din ya da yönetim şekli geçerli değildir.

Mikro adam dediği günümüz insanının “geçici olarak oyna­dığı role gerçek benliğini yitirecek kadar dalmış ve o rolü seçe­nin sadece kendisi olduğunu unutmuştur! Geniş açıdan bakıldı­ğında ortada herhangi bir adaletsizliğin söz konusu olmama­sının nedeni bu; çünkü her ruh oynadığı her rolü kendisi seç­miştir.” Diyerek daha önce vurgulamaya çalıştığım -öte dünyadayken dünyadaki hayatımızı biz seçerek bedenleniriz- fikrimi desteklemektedir.

Sümer tanrılarının uzun yaşama sırlarını anlatması açısından bir paragrafı aynen alıyorum. “Evet. Kuramsal olarak 10. bilinç düzeyine ulaşan herkes istediği kadar yılı fiziksel bedende geçirebilir. İdrak ne ka­dar yükselirse, fiziksel beden de o kadar kolay denetim altına alınabilir. Mikro adamın aksine, bizim üst düzeydeki Makro varlıklarımız dilediklerinde fiziksel, dilediklerinde astral bedenlerini kullanabilirler. Sadece fiziksel düzeyde almaları gereken ders varsa, bu dersi öğrenene kadar fiziksel bedende kalırlar. Amacımız kendimizi sınırlı, düşük titreşimli fiziksel varlığımızdan tamamen özgürleştirmektir.”

Kıyametten sonra, seçilmiş ekip veya ekipler 10-15 bin yıl daha dünyada kalacaklardır. İşte bu ekipler tanrı olarak bilinecek ve bütün planları öte dünyadaki ortak bilinçten alacaklardır.

Makro düzeyde aile, ekonomik sınıf, din, milliyetçilik, ulusallık, kültürel ve ırksal bölünmeler gibi mikro adamın önemsiz ve bölücü uğraşları terk edilmiştir. Bencil olma, kendi mutluluğu­na başkalarınınkinden daha fazla önem verme, rekabet, savaş, başkalarını yok etme, aşırı tüketimle kirlilik yaratma, aşırı üreme ve işbirliğini reddetme gibi olgular yanlış olarak görülür ve kesinlikle uygulanmaz.

Kişiler bedenlerine hükmedebildikleri için korkulardan, kıskançlıklardan, hastalıklardan, açlıktan, yalnızlıktan, sinir bozucu gerilimlerden ve kendi kendinden nefret duygusundan kurtulmuşlardır.

Makro toplum zihinsel gelişmeye son derece değer verdiği için, birkaç yüz marka sabun, çeşit çeşit tuvalet kâğıdı veya diş macunu ya da evcil hayvan yiyeceği gibi gösterişe yö­nelik malzeme üretmez. Mak­ro adam tüm hayvanlarla uyum içinde yaşadığından, onları beslemek, korumak veya onlarla arkadaşlık etmek adına, hiç­bir hayvanı içeri kapatıp tutsak etmez.

Rekabete ve aşırı tüketime dayanan, atığı bol bir ekonomi uygulanmadığı için sa­tıcılara ve reklâmlara gerek duyulmaz. Ve tüm üretim hiz­met mekanizması tarafından yürütüldüğünden, işçi-yönetici sı­nıfı ve sendikalar yoktur.

Uyuşmazlıklarla ilgili yasalar olmadığından, avukatlar ve mahkemeler de yoktur. Makro zihin güçleriyle denetim altına alınamayan hiçbir hastalık bulunmadığı için doktorlara ve has­tanelere gerek duyulmaz. Makro toplum sevgi ve işbirliği değerlerine dayanan evrensel bir uyum içinde yaşar, bu yüzden orada devletin bürokratik kuralları da gereksizdir.

Mikro toplumda devletin üstlendiği görevlere Makro top­lumun gerçekten hiç gereksinimi yoktur. Polis ve benzeri güçler yoktur, çünkü mikro bölünmeler ve hak­sızlıklar yoktur. Tüm fiziksel gereksinimler karşılıksız sağlan­dığı için para kullanılmaz, kişisel mal edinilmez, çünkü her şey herkesin kullanımına açıktır ve her­kes bu ortak yaşama gerektiği ölçüde katkıda bulunur. Orada ne mikro çekişme veya umursamazlıkların kurbanı olan insanları gözetmeye yönelik yardım kuruluşlarına, ne de yasama kurullarına ve sonu gelmez mikro önyargılarıyla sert tartışmalar içindeki yasa koyuculara gerek vardır. Orada mikro dünyaya özgün bürokratik kuralların hiçbirine gereksinim duyulmaz.

Makro düzeyde aşk ve seks aynı şey değildir. Mikro adam birine âşıksa sevdiğinin onun olmasını ister ve onun özgürlüğünü kısıtlar. Bu erkek veya kadın olarak fark etmez. Kişi kendisini de onun malı olarak görür. Oysa bu sahiplenme duygusu birçok kötülüğün kaynağıdır. Makro düzeyde kişilerin bilinç düzeyi ilişkiyi belirler ama kesinlikle aidiyet yoktur. Eşler istedikleri herhangi biriyle seks yapabilirler. Seks vücudun bir ihtiyacı olarak görülür ve aşkla özdeşleştirilmez. Bu günkü fikirlerimize ters gelen bir durumdur ama kıskançlık; vahşet veya cinayetin sebebi olduğunu düşündüğümüzde çokta ters değildir.

Mikro düzeyde sahiplenme duygusu beraberinde aileyi getirdi ve her önüne gelen çocuk yapar duruma geldi. Evrimsel olarak düşündüğümüzde doğrudur ama insan olarak düşündüğümüzde çok yanlıştır. Mikro aile istediği kadar çocuk sahibi oldu ve onu malı gibi gördü. Oysa bir çocuk yetiştirmek dünyanın en zor işidir. Anne babalar hiçbir eğitim almadan çocuk yapıyor ve sokaklara salıyor. Sonra da bu çocuklar kapkaç, hırsızlık, eroin, esrar, alkol, adam öldürme gibi her türlü melaneti işler oluyorlar. İşte bu sebeplerle altın çağda çocuk sahibi olmak isteyenler yeterli eğitimi aldıktan sonra çocuk sahibi olurlar. Buna rağmen çocuk yine de toplumun malı olur. Ailesi onunla ilgilenir ama her sorunu, eğitim ve öğretimi tamamen toplumun sorumluluğundadır.

Makro düzeyde 10. Dereceye gelen insan isterse bedenini terk ederek bir üst yaşama çıkar” düşüncesini Kuran’daki RAHMAN 54’deki “İki cennetin de devşirmesi yakındır.sözüyle özdeştir. Demek ki kurulacak olan iki cennet diğer ikisine nazaran 10. Düzeye yakın insanlardan oluşacaktır. Eğer kişi 10. Düzeye gelmişse (ya da çalışıp uğraşan herkes) astral seyahat yapar. Bu seyahat türü bedeni bırakıp astral beden olarak seyahat etmektir. Astral seyahat hakkında bilgi vermeyeceğim isteyen başka kaynaklardan (netten veya kitaplardan) gerekli bilgiyi alabilir.

Kitap, 10. düzey birinin başka dünyalara düşünce hızıyla seyahat yaptığını söylemektedir. Seyahati yapan kişi bir gezegenin manyetik alanının düzenlemesi işine katkı yapmıştı. Aynı düşünce yapısı Michael Newton’un kitabında da vardı. Daha önce yazmıştım. Bir gezegene musallat alacak olan bir sarmaşık için önlem alınmıştı. İşte Atlantisliler veya onlar gibi olanlar tüm dünyadaki ve evrendeki her gezegenle uğraşıp biyolojik yaşam oluşturmaya çalışırlar. Onun için evren canlı kaynıyordur. Uzay yolculukları veya evreni keşfetmek için uzay gemileri değil astral seyahat kullanılır. Fakat bedensel olarak gitmek gerekirse astral dünyaya cihazlarla geçerek aynı seyahat araçlarla yapılabilir. UFO’ların yaptığı gibi… UFO dediğimiz şeyler bizim altın çağı yaşayan insanlarımızın araçlarıdır.

Makro toplumun üyeleri o yaşamlarında öğrenebilecekleri her şeyi öğrendiklerine karar verdik­lerinde, astral ve fiziksel bedenleri arasındaki bağı koparır­lar, böylece fiziksel beden ölürken, ruh bir üst düzeye çıkmakta özgür kalır. Bu işlem tekâmül ederek yükselmenin sonucudur.

 Hani eskilerin bir sözü vardır “Ne dilediğine dikkat et! Gerçekleşebilir” derler. İşte M.S. 2150 kitabında da aynı anlatımı görüyorum. Kitaptaki anlatımı düzenleyerek aldım “aklımızdan geçen her düşünce bir duadır; çünkü bir kez düşünüldüğünde, o düşünce evrenin sürekli bir parçası haline gelir ve makrokozmik birliğe yönelir. Bütün dualar, gerçek­te bütün düşünceler, istekleri dile getirir. Buna ister dua, ister düşünce de, hepsi bir; sonuçta bu deneyimlediğimiz her şeyi yarattığımız bir araçtır. Senin zihnin o tek olan zihnin bölünmez bir parçası oldu­ğu için, isteklerini yerine getirecek tüm güce sahipsin. Ne is­tersen onu alırsın, ancak alacağına ‘inan’. Dünyadaki tüm büyük dinler “Ne ekersen onu biçersin” derler. Makro felsefeye göre bu deyişin anlamı olumlu ve olum­suz düşünce kalıplarının yarattığı sonuçlarda aranmalıdır. Eğer gerçekleşmesinden korktuğunuz bir şey varsa, genelde gerçek­leşir; çünkü düşünce enerjinizi bu korkulu olaya harcar, do­layısıyla da onu kendi düşüncenizin enerjisiyle yaratmış olur­sunuz.”

Düşüncelerin insana yaptıkları etkiyi anlamak için Hıristiyanlıktaki stigmata olayını anlamak gerek Stigmata, İsa’nın çarmıha gerilişi sırasında vücudunda oluşan yara ve lekelerin ve de acının verdiği duyarlığın ismidir. Terimin kökeni Pavlus’un Galatlar’a yazdığı bir mektuba dayanır. Bu mektupta Pavlus: “Bedenimde İsa’nın sahip olduğu yaraları taşıyorum.” dedi. Bu yaralar tarih içerisinde birçok insanda oluştu. Önceleri İsa’nın çarmıha gerildiğinde çivilerin avuç içine çakıldığı biliniyordu. O tarihlerde bu yaraları taşıyanların hepsinin ellerindeki yaralar avuç içinde oluşuyordu. Sonraları bir doktor avuç içine çakılan çivinin vücudun ağırlığını taşıyamayacağını ispatlaması ile yaralar bileklerde oluşmaya başladı. Daha sonra doktorun hata yaptığı ve avuç içine çakılan çivilerin de vücut ağırlığını taşıyabileceği gösterildi. Yaralar yine yer değiştirdi. Yani kişi İsa’nın çarmıhta çektiği acıları kendine çektirmek için düşüncelerini kullanmaktadır. Bunu bilinçli olarak değil ama bilinçaltında istediği için oluşmaktadır. Çünkü o tür insanlar çok fazla itibar görmekteydi. Hatta kendini yaralayan ve o yaraları kesici aletlerle yapanlar bile vardı. Düşüncelerimiz vücudumuz üzerinde tam bir denetime sahiptir.

Kıyamette kimler yeterli seviyeye ulaşacak kimler ulaşamayacak konusuna değinmek istiyorum. Altın çağı tekâmülü yeterli seviyede olamayan ruhların yaşayacağını söylemiştim. Fakat bu gün dünyada yaşayan her ruh seviyeyi aşacak konumdadır. Önceleri hayalet gibi astral düzeye sıkışıp kalan insanların tekâmülünü tamamlayamayacağını düşünüyordum ama eşzamanlılığı anladıktan sora yaratılan her ruhun tekâmülünü tamamlayabileceğini anladım. Öyle sanıyorum ki gizli tekâmülü gerçekleştiremeyen ruhlar vardır. O ruhlar kıyametten sonra açık tekâmül ettirilirler. Belki bu ruhlar 10 bin yıl yerine 1000 yılda tekâmül edecekleri için yarı bilinçli döneme sokulmazlar. Sonuçta eşzamanlılık prensibi gereği geç kalmak korkusu yoktur. Geç kalmak bizim zamanımız içinde söz konusudur. Kıyamet zamanı Atlantislilerin oturup karar verdikleri bir zaman değildir. Kıyamet, bizi oluşturan program gereği olduğundan zamanı sabittir. Öne çekilemez veya sonraya bırakılamaz. Onun için insanlığın bu tarihe yetiştirilebilmesi için kutsal mekânlar canla başla uğraşırlar.

Makro toplumu organize eden görevlilerin, bugün beklediğimiz mehdi ve arkadaşları olduğunu anlamışsınızdır. O insanlar hem bedenin hem de maddenin yaratılış sırrını kavradıkları için herhangi bir ürünü en uygun şekilde düşünce gücüyle elde ederler. Onun için altınçağda geçim çalışarak olmaz.  Birileri sistemi kurmuş ve işletmektedir. Kitap sistemin kaynağı nereden bulduğunu söylemez. Fakat görevlilerden belli belirsiz bahseder.

MS 2150 kitabını buradan indirebilirsiniz.